31 Ocak 2011

kadının rüyası

Sevmek çoğul, ölmek tekildi…

Keşke başka bir enkaz arasaydı kendine …

O razıydı bir ömrü geçirmeye, yeter ki yanında olsun, kendinin olsun ve hep gözünün önünde dursundu…Çünkü emekle, kollayarak, esirgeyerek, affederek sevmişti onu…

Kadınsa suskun, itaatkar, minnettar, kocaman bir ömrün bedelini ödemeye hazırdı…Ona dair sonsuz bir saygı, hayranlık duyardı…öyle ki ömrünü istese hiç düşünmeden verirdi, borçluydu ve onu asla terk etmeyecek, bibaşına bırakmayacaktı!…kadın suskun, kadın minnettar…kadın itaatkar….

Ama hepsi buydu… Yıllar önce gördüğü bir rüyayı anımsadı: kocaman, kökleri kalın, yapraklarını dökmüş bir ağacın dallarına asılı yüzlerce kırmızı kristal kalp ….işte kadının yaşadığı tam da buydu!

24 Ocak 2011

medet!

Kıvırabildiğim bişey değildi ki, kırılabildiğim bişeydi üstelik yaşamak!

Hani aman diyene el kalkmaz, deliye azap olmaz, sual sorulmaz, ölüye sitem, mazluma zulmedilmezdi!

Hani dağına göreydi her kar, selametti sabrın sonu……

Söyle bana,ben sabrın eri Eyüp müyüm!

El insaf!!!!


Medet ey birin BİR'i, Ey birin BİR'i medet.(N.F.K)


“……….

Tanrım önünde durmak istiyorum,
İniltili sözlerimi söylemek istiyorum,
Acılarımı bildirmek istiyorum.
Tanrım gün ışıdı, benim günüm karanlık,
Gözyaşları, ağıt ve sıkıntı sardı beni.
Göz yaşlarımdan başka bir seçeneğim yokmuş gibi üzüntü kapladı beni.
Kötü kader eline aldı beni, çalıyor yaşam soluğumu,
Fena hastalıklar yakıyor bedenimi.
Tanrım, beni var eden babam, yüzünü kaldır,
Ne zamana kadar beni ihmal edecek, beni korumayacaksın?
Ne kadar zaman beni rehbersiz bırakacaksın?

(Sümer tabletlerinde Eyüp'ün Hikayesi / “İnsan ve onun Tanrısı” bölümünden)


(Eyüp) dedi ki,"Bu dünyaya çıplak geldim, çıplak gideceğim.RAB verdi, RAB aldı,RAB'bin adına övgüler olsun!" (Tevrat’dan)


Ve Eyyub…Rabbine şöyle yakarmıştı: “Dert gelip çattı bana; sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin.” (Kur’an – Enbiya Suresi/83. Ayet)


23 Ocak 2011

...

gecenin sabaha vardığı şu saatte
sarıyı siyaha boğmam mı
yoksa tiner mi
gözümü yaşartan...



22 Ocak 2011

"hadi gelsene!!!"



(Bir Adam Yaratmak/N.Fazıl Kısakürek)

görmüyormusunuz

insan ne çerden çöpten...




20 Ocak 2011

iz
















şehrin en tenha yerinde!
üçkağıtçı simitçinin sesinde!
ya da tiyatroda A-18 de
dokunduğun fincanın kulbunda...
bastığın kaldırımda...
en iyi ayvalık tostu yapan yerde
incikcide boncukcuda
tuhaf bi sergi salonunda
"hasanoğlan heykelciği" vitrininde
beklediğin durakta
gittiğin hamburgercide,
sahafta...
soluduğun havanın ayazında
düşün ki
benden bi iz var!!!


((--Sabahtan notlar:--
sabahları suratsız bi kadın oluyorum ta ki küfrede küfrede dışarı çıkana kadar ..hep de öyle oldu.. ama herşey dışarı çıkana kadar!dışarı çıkınca...ooo merhaba ağaç, kuşlar ve donan kediler, yürümeyi bilmeyenler, ölüler, ölmeye meraklılar, dangalak gülümseyişliler, sabah sersemleri, sex yorgunları, günün uyumsuz giyinenleri, camdan bez çırpanları, zavallı gözü çapaklı okullu çocuklar, peşmurde üniversite öğrencileri "Merhaba";))
(şu sıralar damlasakızlı kahve hastalığım yeniledi, niye unutmuşum ki ben bunu?hele ki ince cidarlı fincanda, bol köpüklü ve 3 şekerliyse, bir fincana da 2 sigara denk getirdim mi ....Umrumda mı ulan hayattttt!!!))


17 Ocak 2011

şşşşş...

Şanstan bahsediyor insanlar!

Kendi şansını yaratmaktan!

Bense dibe vurup, dipdekinden dip klonluyorum…

Kendimi rüzgara veriyorum, toprağa…topraktaki taştan mezarıma medet umuyorum!

Şans diyorlar her şeye…ulan ne şansmış o diyorum, sana galon galon bana elhamdülillah …şanssızlık yapışmaz diyorlar insana, yalan inanma! Matematik bilsem; “ümitlenme” olasılığımı hesaplayacağım (şükür ki bilmiyorum) hesap bilmezliğim koruyor beni tüm kaza beladan(!)

Yüzdelik dilimler dışındayım, ilahi olarak mecbur görünüyor yaşamak, kendimle imtihanda medeni halden sıyırıyorum…

Az kaldı ben harbi sıyırıyorum;

Sıyırmadan sıyrılan, çizilmeden çizmeyen bünyemle iftihar ediyorum…

İftihar demişken intihar yaş sınırı var mıdır diyorum…

Sonra diyorum…zavallı ben... madem kafamdır ağır gelen hafifletmeliyim!!!

Beynimi kusuyorum yol üstüne…

Teşhisi konulmamış ruhi rahatsızlıklar biriktiriyorum midemde…

Şimdi soruyorum;

Varlığım kime ödüldü,

kime ibret,

Kime yüktü,

Kime servet???


Dinle


16 Ocak 2011

farklı bir adam...

Bugün bir filmde Nubar Terziyan'ı görünce rahmetli dedem (baba/dedem) geldi aklıma.Çok benzerlerdi Nubar Terziyanla.

Herkesin dedesine benzemezdi benim dedem, bunu ta çocukluk yıllarımda fark etmiştim. 1918 doğumluydu…Bey oğluydu….

Dedem yıllarca mülki amirlik yapmıştı. Sert bir adamdı, daima temiz, titiz ve ütülü giyerdi. Her takımına özel ayakkabısı ve fötr şapkası vardı. Beyaz takım elbise, beyaz fötr şapka…Balıkkılçığı desenli kaşmir paltolar, zarif ayakkabılar… Kendi ütüsünü her daim kömür ütüsüyle kendi yapardı. Sabahları “idman” yapar, “ajans”ları hiç kaçırmaz, tv. den ziyade radyo dinlemeyi severdi. Sabahları sofrasında çorba, kırmızı elma, yeşillik, közlenmiş patates, ekmek üzerine sürülü çökelik eksik olmazdı.

İğne yapmayı bilirdi, metal bir iğne seti vardı, kanayan bir kesik olduğunda pamuğa ispirto döker temizlerdi. Adetimiz olmamasına rağmen görev yaptığı bir yerden alıştığı üzre çayı küçük bir bardakta kıtlama içerdi. Her daim ütülü jilet gibi pantlonunun cebinde mutlaka kumaş mendili bulunurdu. Köstekli saati vardı, birde arada çıkarıp yağladığı beylik tabancası…

Polisiye romanları çok severdi, kendine ait, her türden kitabı barındıran yüzlerce kitaptan oluşan bir kitaplığı, söküklerini diktiği elle çevrilen, ahşap kutulu şirin bir dikiş makinesi vardı.. Fransızca bilirdi, günlük notlarını eski yazıda tuttuğu küçük bir defteri ve bana o zamanlar enteresan gelen elbise askıları ve ayakkabılarının içine koyduğu ahşap kalıpları vardı. Evleri naftalin kokardı. Alışverişi her daim kendisi yapar, aldıklarını ipten bir fileye koyardı, uzak bir yere dahi yürümeyi sever, her işini kendisi görür, asla başkasından bir şey rica etmez, kimseyi kırmaz ve az konuşurdu. Hiç kimseye direk adıyla hitap etmezdi. Kadınlara bilmem ne -kızım, erkeklere bey, küçük erkek ve delikanlılara da isimlerinin yanına …bilmem ne efendi diyerek seslenirdi.

Ben ilk okul yıllarımda dedemle ders çalışırdım. O yüzden Türkçe derslerinde “bilinmeyen sözcükleri” çıkarın çalışmalarında benim bilmediğim kelime olmazdı. Ya da sözlüğe bakma gereği duymazdım. Onla “cebir “ çalışırdık, o öyle derdi…sinirlenmez sabırla anlatırdı her şeyi…Yaz tatillerinde ben cami hocasından korkup gitmek istemeyince yazarak okumayı öğretmeye başlamıştı ..Sadece bana değil her isteyene Kuran okumayı öğretmiş, bir çok insanın duasını almıştı böylelikle...Radyodan arkası yarın piyeslerini dinlemeyi çok severdi. Bilmediği her şeyi çok merak ederdi ki bir defasında atari oynarken ben de yapabilirmiyim çocuklar diyerek denemiş, hatta birkez de benle Metallica dinlemişti...

Okulda velimdi. Giyecek, kitap gibi alışverişlerimi de hep onla yapardık.

Heryerde sevilir ve sayılırdı. O konuştuğunda herkes susardı. Hayatının yarısını oruç tutarak geçirmiş, diğer ibadetlerini de aksatmamıştı. Sokakta fötr şapkasını kaldırarak hiç tanımadığı yaşlı insanlara selam verirdi. Zarafet ve kibarlığı çok önemserdi. Mektuplaşmayı severdi.

Dedem hiç kimsenin dedesine benzemezdi, bunu anlıyamıyordum ,tuhaf bir adamdı, disiplinliydi, sert kuralları vardı, sevgi gösterisinde bulunmaz, biz elini öptüğümüzde bizi başımızdan-saçlarımızdan öperdi.

Komik hikayeleri vardı, güldüğünde hafif bir göbeği vardı o sallanırdı…Grip olduğunda enfiye çekerdi (ben de hala öyle yapıyorum), gıdasına önem verdiği için değil, hayat şekli olduğu için sağlıklı beslenirdi, düzenli de spor yapmasına rağmen ailenin diğer erkekleri gibi kalp krizi geçirerek öldü….

O öldüğünde herkes üzüldü, Türkiyenin birçok yerinden insanlar baş sağlığı için aradı ya da cenazesine geldi. Kendi halinde bir adamdı, namus ve şerefi için ölebilirdi. Vatanı için önemli görevler yapmış biriydi, hatta birkaç isyan bastırmışlığı, at üstünde kırbaçla gezmişliği, kan dökmüşlüğü de vardı… Tv de İstiklal Marşı çaldığında bizleri de ayağa kaldırır, dinlerken ağlardı…

Dedemi severdim ve ona hayrandım…

Çok sonraları öğrenmiştim neden başkalarının dedelerine benzemediğini…

Bu bir sırdı!

Dedemin annesi farklı bir ırktan ve dindendi ve dedem bundan hiç bahsetmezdi….

Ve hep bana onu hatırlatan bişey: (Ahcik)


13 Ocak 2011

tren!

Hayatımın en önemli figürlerinden biridir!….trenle aramızda kimsenin çözemeyeceği bi hüzün var!

Kimi zaman açlık sınırında, ikramı asla kabul edilmeyecek, yanda oturanın torbasına dikilmiş kaçamak bir bakış , koridorda; soğukta, donarak kalın bir hırkaya sarınılmış, elde sonraki günün sınavına ezber, birbirine girmiş sayfalarda: resimler, fotoğraflar, stratigrafiler, rölatif kronolojiler, kabartmalar, ezberden çizilmiş haritalar, ne idiğü belirsiz transkrip bekleyen şekiller…cepte yarım paket sigara…arada bu tuhaf kızı “tuhaf” bulan gecenin sabaha yakın zamanında “ya tutarsa” diyerek yanaşan, ağzının payı verilmiş ziyaretçiler.…Eskişehir garı- “haşhaşlı çörek-ayran" çığırtkanı, aynı hat üzerinde yüzlerce kez rastlaşılan şapkalı, entellektüel/deli kadın, kapısı buzdan donmuş açılmayan pis tuvaletler, numarasız kompartman kabusu, gece vakti (bir önceki seferin akıbetine uğramamak için)-“yatın ve lambaları söndürün!” ikazıyla, koridorlarda kol gezen komandolar...hızlanan trenden atlama provaları/ilmi ve tekniği, musallat- bir türlü uyumak bilmeyen geveze teyzeler, göz önünde kalp krizi geçirenler, kavga edenler, hiç susmadan ağlamayı beceren bebekler……

Tren özgürlüğüdür o kızın, tren yalnız bir vasıta değildir onun için; çünkü onun gittiği yolda oynamış, kulaklarında onun sesi ninni olmuş, unutlulması gerekenler onun sayesinde unutulmuş…Tren…kooocaman bişeydir! Bir ton hikaye gizler içinde!

Bazen camına dayanan başta binbir kaygı, dışarıda kar ve hep o müzik “Fahir Atakoğlu/Demirkırat" ritmiyle....

Sabahları Polatlı civarlarında saçları dağılmış, uykusuz bir yüzle restoranına gidilip bir tas çorba ya da çay içilmiş….

Ama hiç ,hiçbir zaman inilmek istenilmemişşşşşşşş,

Adı ne olursa olsun;

“Ege, Doğu, Vangölü, Mavi, Karesi….”! Yüzlerce kez gidilmiş…

Tren bi yerden bi yere hep ondaki umudu taşımış…

"Tren" gençliğin ilk yıllarını, özgürlüğü, çaresizliği, zorundalıkları, rötarları ve kendimi hatırlatan “bişey” in adı!

… ben ö yüzden artık trene binmiyorum.

(Fahir Atakoğlu/Demirkırat-Jenerik)



Bunu üstteki müzikle beraber dinlemelisin:


12 Ocak 2011

var!


Ne kendini bilmeze bir sözüm,

Ne cahile bir öğüdüm …

masa üstümde her zaman gidilesi , uçsuuuuuuuz bucaksız bir yol resmi... dilimde “yüksek minarede kandiller yanar[1]” türküsü... aklıımın köşesinde biyerde beni hiç unutmamış, hatta çocuklarına beni hatırlatan adlar koymuş bir dostun sıcaklığı… elimde bir fincan zencefilli çay… yoldaysa bir beklediğim var….


[1] Bülbülün gül ile har davası var

Ellerin benimle ne davası var


10 Ocak 2011

Padam...padam...padam...


Bu da bişey!

Nerden baksan

Bit kadar bi hayalim var mutluluğa dair!

Padam...padam...padam...;)





08 Ocak 2011

"hayya alel felah"


Birazdan sabah olacak…

Sabah ezanını dinleyerek ölmek istemişimdir çocukluğumdan beri…

(Ölmek üzerine fantezilerimin bi kısmını önceden yazmıştım...)

Bazen güçlü olmak sıkıyor; bikaç gün izin veriyorum kendime, bikaç gün çıldırma, bitkiye dönüşme, yokmuşum gibi davranma hakkımı kullanıyorum…

potansiyel bir cani dolaşıyor sokaklarında, haberin var mı?

don't cry for me ankara…



05 Ocak 2011

"saplama"

Sanma nere çeksen

Oraya uzarım!

Uzarım uzamasına da

Denizde enlemesine,

Karada boylamasına uzarım!

İnceldiyse fikrim,

Tam o koptuğu yerde uzarım!

Dostu düşmana ekledim,

Ben aklın yetmediği diyara uzarım!

Baktım;

Sırrı çözmeye yetmezim

Allem eder

Kulem eder

Ölümüne uzarım!

Sana kalsın,

Boşboğazlar,

Tok sözler!

Ben sükunun

Saltanatına uzarım!


03 Ocak 2011

"kadın" lar!

Kadınlar ta küçük yaşlarda kıskanmaya ve kıskanılmaya başlar …

Fakat bunu anlamak benim gibi her lafın ve hareketin altında bir kötülük aramayanlar için çok zor analaşılabilir bişeydir..

Kadınların ezilmesi konusunda isyankarımdır ama nedeni kadına olan öfkemdendir, kadın niye bu kadar acizdir!

Kimi kadınlar kendinde olmayanı ve hiçbir zaman da olamayacağına inandıkları şeyleri başka bir kadında kanlı-canlı görünce felaket düşmanlık güderler…

Ben çok geç farkına vardım bu “nedensiz düşmanlıkların”! Hatta birileri hep dürttü, hep gözümü açtı diyebilirim…Çünkü anlamsız şeylerdir benim için…İnsanın doğuştan gelen hiçbir özelliği kıskanılamaz, kıskanılmamalıdır da, sonradan kazanılanlar ise kıskanılmaya değmeyecek şeylerdir çünkü “başarı”, “azim” gibi sözcüklerle açıklanabilir…hem sonra kıskanmak da nedir?

Neden bibaşkasına özenilir, neden hayinlik edilir, ince planlara başvurulur, düşmanlık etmek kadının doğasında mı vardır!

Ve insan bu kötülüğü bir ömür boyu nasıl taşıyabilir!

Nerden çıktı bu mevzuu…diye düşünme!

Canımı sıkan birkaç “dostum” var böyle….

Beni arayıp fethettikleri kaleleri ve başarılarını paylaşırlar düzenli aralıklarla…

Aaa a ne güzeldir ve sevindiricidir onların adına! fakat bu görüşmeler sıklaşınca, hastalıkta, zorlukta aranıp sorulmadıkça.... birileri bana heyyyt artık akıllan be dedi, ciddi kararlarım var bu yıl için!!!

Ulan yanlış adamım ben!!! Allah daha var etsin sizi, benden uzak mısıra sultan etsin sizi, tüm maddi varlıkları ve iyilikleri size versin dilerim, dilerim hep iyi haberlerinizi duyarım, fakat kızım ben bunları anlatıp acıtacağınız yanlış kadınım, biz sizinle farklı pistlerin koşucularıyız…!


02 Ocak 2011

pazar kaygısı "moda"

Kimdir bu modacılar?
Nasıl bir zevkleri vardır ki onlar yaratır, istisnasız herkes beğenir ve o yıl sadece onların belirledikleri şeyler giyilir, takılır olur!
Kimse bu zevksiz oğlu zevksizler, bu estetik yoksunu, sanattan nasibini almamış tasarıdan habersiz tasarımcılar sevmiyorum ben onları! Sırf onlar yüzünden kitapçıdan çok kumaşcıya gitmeye başladım, sırf onlar yüzünden 2 yıl önce azmettim oturup birşeyler dikmeye başladım...(artık perdelerimi ve kıyafetleri diker hale geldim).Hayır, onlar yüzünden alışveriş yapmaktan da nefret etmeye başladım; pazara da, o çok pahalı mağazalara da gitsem hep aynı çizgiler, hep aynı renkler, hep aynı kesimler...Taşradaki de , kentteki de aynı şeyi giyer oldu; biri pazardan ucuzunu, diğeri 1 m. etiketi olan pahalısını...
Modacılar bu çarkın baş misyonerleri; siyaset, medya ve çağın tek düzeleştirdiği, fabrikasyonlaştırdığı insanları tam kıvamına getirmekteler. Artık tüm koyunlar tek tip giyer hale geldi! Bravo, yaşasın moda!
Ha bide kılık kıyafetle bitse neyse; koltukların şekli, kumaşı, evinde kullandığın araç gereç ve her aksesuarı düşünen, senin için tasarlayan birileri var! Sen yeterki yorma kafanı, birileri yapar, sen gider alırsın nasılsa! Ama sakın moda olmayanı alayım deme, feci ayıplanırsın!

Bugün isyankar bir pazar...
ee dostum kendin olmak zor zanaat; kendin olabilmeyi başarmak maharet işi, kendi zevkince yaşamaksa hürriyetin ta kendisi; hadi ol olabiliyorsan kendin, hadi göreyim seni!

01 Ocak 2011

yırttım yine..


kurtardım, zengin olmadım, yine... AMORTİ!

bi bilet istedim sonu 8 le biten, sonra bir bilet daha çektim onun da sonu 8 di.
her defasında fısıldanan şuydu ve ben anlamamakta direnmekteydim: eyy kul sana hiç bir şey süpriz verilmeyecek, hiç bir şansı, kapıyı zorlama! Bin kez gelsen dünyaya, binkez denesen; bir zor var senin için , kolay değilsin ki kolaydan gelsin....!

"Rızkımı veren Huda'dır kula minnet eylemem.."


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...