31 Mart 2012

felek sen...!


Mecburen tanımak durumunda kaldığım her yeni insan; insani meziyetler adına yeni bir hayal kırıklığından başka bişey değil! Şaşılacak bir durum yok aslında fakat acaba diyorum hep içimden! Acaba.. ahlak, dürüstlük, onur, insaniyet, mütevazilik, samimiyet, merhamet adına sahte olmayan bişeyler yakalarmıyım diye… ne yazık ! Siyasetin iç yüzü dışından daha çirkinmiş meğer!

(NOT:

1- Bahar mı geldi sanıyorsun buralara..oysa tüm tabiat toprağın en derinindeki tohumun gün ışığına çıkacağı güne hürmetle, naylondan çiçekleriyle kandırıyor insanı! (sen inanma!) )


05 Mart 2012

DUT AĞACI....


(Ben oldum olası uzun yazı yazmaktan hoşlanmadım …ama arada geçmişten gözümün önüne gelince mutlu olduğum sahneler var…anlatmak için yazıyorum, yazmak için değil…sen de öyle oku!)


Çocukluğumun yaz tatilleri uzuun tren yolculuklarıyla varılan memlekette geçerdi…

Akdenizde biyerlerdeyiz…ve tatil için doğuya gidiyoruz düşün işte…

Dayım götürüyor bizi, anlatıyor ; anneannemler köyden kente taşınmış, evlerinin balkkonları bile varmış,o ooo üstelik ev şehrin göbeğinde hemi de ordu evinin karşısındaymış…tabi ozamanlar “vayy be” diye düşünüyorum, kesin o yaz çok eğleneceğiz, yine de köye de gideriz demi diye soruyorum anneme…

Neyse, hangi akla hizmetle günler süren, o zamanlar bize dünyanın en büyük macerası gibi gelen tren yolculuğundan sonra günün daha ağarmadığı hayli karanlık bir vakitte kente varıyoruz. Ellerde 3 aya yetecek ağır bavullarla evin önünde taksiden iniyoruz…Hani dayı hani? Kapı nerde?

Kapı yok dayım!.Nası yani?

Dayım, düşün peşime diyor…

Bi binanın önüne geliyoruz…2 merdivenle pek meşhur(!) “Foto Gül””e çıkılıyor, solda düz ayak toptancı, elektrikçi, bilmem neci…eee kapısı nerde apartmanın peki! Dayım gülüyor…Foto Gül’ün altından 2-3 merdiven aşağıya iniyoruz, karanlık bi tünel çıkıyor karşımıza, annemin eline sarılarak yolu buluyoruz (öyle korkuyorum ki ordan!).Tünelden geçince kocaman bir bahçeye çıkıyoruz, yarı kerpiç yarı beton enteresan bir mimari, zorla ayakta duran garip bi apartman çıkıyor karşımıza, korkulukları ahşap olan, çok dik, her adımda sallanan merdivenlerden tırmanarak , 3 kat çıkıp sonunda karanlıkta varıyoruz dedemlerin yeni malikanelerine! Anneaannemse “kuş yuvası” diyor oraya..Dedemler terasta oturuyorlarmış , ne eğlenceli geliyor o bize…..

Gündüz gözüyle evi gördüğümde daha da ilginç geliyor bana orası…Bu evi nasıl ve nezaman yapmışlar diye düşünüyorum ilk gördüğümde..

Dedem her odayı “çivit mavi” ve “hacı yeşili” renklere boyamış, mutfakta lavabo yok, bulaşık yerde büyük teştler içinde yıkanıyor, sofada enteresan bir musluk var, lavaboyu oraya yapmışlar, anneannem boyu kısa olduğu için tabureyle yükseliyor musluğa… Mutfakta nadide tabak ve tepsilerini tahtadan raflara ve köyden getirdiği tel dolaba dizmiş, en yükseğe de bana elletmediği sevdiğim, üstünde kız resmi olan yuvarlak metal tepsiyi koymuş…banyonun tabanı eğri ve işte bizimki gibi kazanlı, kur nalı falan…Terasa çıkınca, ortada bacaların bulunduğu, yazın sıcaktan kavrulan, anneannemin elma, kayısı kuruttuğu geniş alan, aşağıya bakınca solda biriketten duvarlar içindeki bahçede bir hurdacı…(-ki ordaki prinç yataklara bi özenir nolur bitane de biz alalım burdan derdim , anneannem hala söyler de dalga geçer benle)..sağ tarafta ise beton bir bina…ama bizim malikaneyle arasında az bir mesafe var , orada tenekeden bir baraka mı odunluk mu şimdi pek hatırlamıyorum…ama evin üzerinde bulunduğu caddenin tam karşısında kocaman salkım söğütlerle çevrili yemyeşil alanda aslanlar gibi ordu evi…vay be! ne lüks manzara diyoruz tabi…Gelelim evin diğer cephesine, yani giriş tünelinin açıldığı devasa bahçeye…Bahçe ki beyaz, taşlaşmış, tek bir otun dahi çıkmadığı bir toprak! Sadece ortada “kocaaaaman bir dut ağacı”…(şimdi o ağaç bana N.F.Kısakürek’in çocukluğundaki incir ağacı! gibi geliyor!) Bahçenin içinde, bizim binanın tam karşısında ahşap bir ev var…”Pembe” lerin evi!…Pembe ; benden yaşca küçük olmakla beraber çocukluğumun oyun arkadaşı…onların da üstünde yürüyünce sallanan balkonları var üstelik! Pembeyle güzel oyunlar oynuyoruz ve lakin annesini de pembeyi de aralarında konuştuklarında hiç anlamıyorum..(Zazaca).

Dedemlerin oturduğu evin bahçe katında apartmanın halası yaşıyor (apt.da dedemlerin dairesi ve diğer bi daire dışında hepsi akraba )…Hala; 45 li yaşlarda, bekar, ağzı dualı, hatta onun ötesinde bana korku veren saflıkta bir yüzü olan, kambur bir kadın...pek tabi anneannem gibi o da siyah çarşaf giyiyor, puşu takıyor…ama çarşaf giyince kamburluğu daha bir göze batıyor..Hala! diye sesleniyor herkes ona…Evine girince, evinin duvarlarının pembe kireç boyası, çiçekli perdeyle kapatılmış küçük mutfağının gizemi ve sanki her saniye bayat ekmeğe yumurta bulanıp kızartılıyormuşcasına burna çarpan ağır bir koku…halanın Türkçesinin düzgünlüğü kamburluğu kadar aklımda kalıyor…Halanın diğer akrabaları 2. katta oturuyorlar:

Birton erkek çocuğu olan öğretmen bir baba ve dişinin biri altın olan bir hanım hatırlıyorum..ha bi de büyük kızları var bitane, oda hep dantel örüyor…bazen de eksantrik, manzaralı sallanan balkonda çekirdek çitliyor…Oğlanlar yazın hep Kur’an kursuna gidiyor benle oynamıyorlar diye sinir oluyorum… En büyükleri :“Mu...” sanırım sonradan öğretmen oldu o da babası gibi…Çok uzun geliyordu boyu bana ozamanlar , yahut eşşek kadar olmasına rağmen hala bahçede oynuyor olmasındandı! Bahçenin tek eğlencesi olan “kooocaman dut”un en yükseğine hep o tırmanırdı! (biz kızlara ise duta çıkmak yasaktı!) Ordan boruların içine tıktığı kağıtlarla oraya buraya nişan alır , tuhaf haydut sesleri çıkarırdı..Onun bi küçüğü “Mah..” o içlerinde en ukala olandı, dersleri iyiydi, akıllı çocuktu ama benle hep çekişirdi...bu kardeşlerin en küçüğü ise “Dodikti” herkes ona öyle sesleniyordu… çocuğun gerçek adı neydi hatırlamıyorum, eminim o da şimdi mühim bişey olmuştur, o da zeki bi çocuktu …benim yaşıtımdı, oynamak isterdim hep ama o yüzüme bakamaz, konuşurken de beyaz suratı kıpkırmızı olurdu…e tabi sanırım benim gibi şort giyen bi kız arkadaşı hiç olmamıştı (yalnız dedemin eve gelme saatinde şort üstüne maksi etek geçirildiğini herkes bilirdi!)…

Bu geniş ailenin yan dairesinde bunlarla yakın akraba olan başka bir aile vardı. Kızları çocukluk ve gençlik dönemimin başlarında yaz tatili arkadaşım olmuştu hep.”İm…”; kilolu bir kızdı; uzun elbisesinin altına çiçekli pijama giyer ve benle her oyunu oynardı…ha bi de babasının eve gelme saatlerinde -tıpkı benim maksi eteğim gibi- onun da başına örttüğü bir yazması vardı…Her yaz daha çok yakınlaşan bir arkadaşlığımız olmuştu onunla…oyunlar zamanla terasta okunan kitaplara dönüştü…sonra erkek arkadaş dertleşmelerine…onu enson ben ünv. deyken biara memlekete gittiğimde gördüm. Dershanedeki Felsefe hocasıyla evlenmişti, siyah eldivenleri, siyah gözlükleri, siyah çarşafı ile beni karşılamış evinde misafir etmişti. Odalarında koltuk yoktu, halı üzerindeki minderlerde oturuluyordu…ama kocaman bi kitaplığı vardı…övünerek bana onu gösterdi…kitaplarına baktım gülümseyerek…gerçekten onun dediği gibi “ne onun çarşaf giymesine ne de bizim uzaya çıkmamıza mani bişey yoktu aramızda” ama keşke o hep çocukluğumdaki gibi kalabilseydi!!! sonra bidaha da görüşemedim, aldığım haberlere göre bikaç çocuğu olmuştu, şimdi sanırım bol bol kitap okuyordur onlara(!) Bu kızcığazın iki de erkek kardeşi vardı…ortanca asi bişeydi, kızınca boyun damarları gözükürdü! Küçük olan :“Aboş“ ise ;pek cılız bacakları çöp gibi ama kocaman kafası olan karikatür gibi bişeydi…sonradan “adam bıçaklamış” öyle dedi anneannem…

Çocukluğumun renkli oyun arkadaşlarıydı onlar…

Ha bi de dedemler gibi akraba olmayan diğer dairede anneannemin “gögerçin” (güvercin) dediği- o herkese bir ad takar- ufak tefekçe, epey zayıf bi hanım yaşardı, sanırım bir de küçük bir torunu vardı…o küçük kızın birgün kocaman kırmızı bir domatesin kafa kısmını kesip çay kaşığıyla, dondurma gibi tuzlanmış,sulu içini yiyişini görmüş aynısından iştahla ben de istemiştim…

O tuhaf evin şuan yerinde lüks bir apartman dikilmiş olsa da;

ne köşe odada cam açık yattığım sıcak gecelerini, “İm…” la dilek tutarak yıldızlarını izlediğim gökyüzünü, sabahın erken vaktinde kapının önündeki seyyar kasetçiden gelen “Kahtalı Mıçı, Dilber Ay, Latif Doğan” müziği seslerini…ne, bazen ilgiyle izlediğim yere sopayla vurarak bir hışımla grup halinde geçen ayağında Letoon ayakkabı, gözleri sürmeli, uzun saçlı, kavuklu şovmenleri, ne bayramda seyranda şenlenen bahçe duvarından ötesine geçemediğim ordu evini, ne “foto gül” ün her koyu mavi fon önünde çekilen vesikalığa büyük boyunu hediye verişini, az ilerde dünyanın en güzel vişneli dondurmasını yapan köhne pastaneyi, ne de o herdefasında geçmekten ürktüğüm tüneli ve şuanda yerinde olmayan çocukluğumun tırmanılması yasak o kocaman dut ağacını… hiç unutmadım….!



(zahmet edip yazdığım benzer bir yazım şurdadır: “OKUMA YORULURSUN (Ha Ha - Ha Ha -Haninna)”





...uzun hikaye...



Hayat bi sana mı kötü davrandı sanıyorsun dedi!
Yooo ! Hayat bana bi halt etmedi, kendime kötü davranan, harcayan bendim!
Hem yerimde olmak isteyen milyonlar var bak benim…(!)
Ya sen dostum, ya sen;
her lafıyla kalbimi beton bir duvara çarpıp acıtan,
her kelimeme uzun hikayeler yazan sen!
Susuyorsun …
Yıllar önce olduğu gibi!
Ben üzüyorum seni,
Sen yine susuyorsun…
Ne ben sevindirebilirim seni,
Ne sen cesurca sevebilirsin beni!!
biz,
İki kayıp hayatın, küfürleşen kahramanları...
Sen benim "ülküm" kadar ütopik,
Ben senin tutkun "kadar"
Yalan..



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...