13 Kasım 2014

Aşk Olsun!


Kızacağım Bişey yapıyor diyorum ki;
-Aşk olsun sana!

-ne demek bu şimdi?

-hımm….biri beklemediğin, ona yakıştırmadığın bir davranış yaptığında üzüntüyle söylenen bişey..

-niye, aşk kötü bişeymi?

-(haydaaa! Tam da adamına soruyor!  Şimdi gel de anlat, kuracağım her cümle aklını karıştırabilir…bu imgenin tanımını sağlam yapmalıyız orası kesin! Özetle yalın ve anlayacağı dilden…) Hayır! Aşk güzel bir şey Lili…! Hem de çok güzel! 
Susuyor hınzırca..ve başka soru sormuyor..



(Not: 1-"Aşk Olsun!" : Beğenilmeyecek bir davranış, bir tutum karşısında kınama, sitem bildiren söz.
2- Dervişler arasında kullanılan selam sözü (Mevlevilikte; birisinin evine gelen bir mevlevi, oturup niyaz edince yani yeri öpünce ev sahibi o kişiye "aşkolsun" der.Kişi de söyleyenin kemaline göre ya elini göğsüne koyup baş keserek "eyvallah" der, yahut yine eğilip yeri öper.
Bir şey içene de "aşkolsun" denir. O da yine elini göğsüne koyup baş keserek "eyvallah" der.
Yemek yiyene de yine aynı söz kullanılır.
Bazı Bektaşi meşrepli Mevlevilerde bu söz karşılıklı tamamlayıcı tabirlerle uzatılmıştır. "aşkolsun" sözüne karşılık, "aşkın cemal olsun" denir bu söz üzerine karşıdaki, "cemalin nur olsun" der ve yine karşıdaki "nurun ala nur olsun" cevabını verirdi.)




04 Kasım 2014

-gerçek-


Sığmıyor!
İçim dışıma vurmuş
Öyle acıyor ki kaşırken…


Çıkmak…
Uyanmadan şimdi şehir
tüm sokaklarını adımlamak..
Öfkeden bir cadde geçmek,
Lanetten bir köşe dönmek,
Çıkmayası bir sokağa sığınmak
Buz gibi bir kaldırıma uzanmak
kimsesiz  bir meydana ulaşmak...

Adımlamak…
Adımlamak..
Adımlamak…
Adınlamak..


30 Eylül 2014

Günaydın..




Tasvirli zamanların bin fersah ötesindeyiz …
Suskunluğun tercümesi her lügatta aynıymış meğer..










20 Ağustos 2014

Begim ey..



Düşün ki
Binlerce cümle kuruyor isyanım
Bir tanesini damıtıp
Avuçlarına koyamıyorum hayatın..



(NOT: Yağmur serpiştiriyor … lili diyor ki: öyle güzel kokuyor ki dışarı, mesela şişeye koyabilirmiyiz onu, gülümsüyorum…sonra uzatıyor ellerini pencereden, dolduruyor küçük avuçlarını, bana taşıyor…)



26 Temmuz 2014

potern





bilir misin...
lafın küçüğü tez söylenir!
bir cümle dökülse billahi bir roman yazılır..
ya lafın büyüğü!
yutkunmak isteyen kim!
-hoş,yutulmaz ya-

gel sığdır bakalım aleme....



("Hz.İbrahim  ateşe atılacağı zaman Cebrail, Hz.İbrahim'in yanına geldi, kendisine yardım edeceğini söyledi. İbrahim:  "Sana ihtiyacım yok" dedi. bunun üzerine Cebrail; "Niçin Allah'tan kurtuluş istemiyorsun" deyince, İbrahim ; "Halimi görüp bilen Allâh'a arz etmekten edep duyarım" yanıtını verdi." )





04 Temmuz 2014

var mı?


Bazı olaylara denk gelir, aklınızdan, bazı insanlara denk gelir, insanlıktan şüphe duyarsınız!
Toprağa, doğaya yakın; insandan uzak bir hayat düşlüyorum..
Var mı sence hala mutluluğun tarifini yapma ihtimalimiz?


(NOT:
1-“O kadın” la uzun zamandır rastlaşmıyoruz merak ediyordum nerelerde diye, tanıyan birinden duydum, bi firmada sözde yöneticilik yapmış bir süre, dikiş tutturamamış, şimdilerde de terzide çıraklık yapıyor, dikiş öğreniyormuş (gülme… valla!)
2-Portofino’yu gördün mü?görmediysen oraya da gidelim, ha bi de Bitola var tabi ;)
3- Ayhan Uştuk bizim burda oturuyormuş meğer, kim onun kadar güzel Mariaaaa diyebilir ki, börekçiden börek alıyordu (şaşırdım sanki tenorler suböreği yemiyormuş gibi geliyor insana) yağmurlu bi havaydı kornaya basıp  selam verdim, irkildi birden, kim niye bi opera sanatçısını tanısındı ki…. gülümsedik.. )

---------------
Ne o
ne de bu
hayat sadece şu!




30 Mayıs 2014

NİYE!




Ben,
Kendime boğuluyorum;
Koştukça uzayan yolun
Çıplak ayaklı delisi…


Alakasız kelimelerden
Alakalı cümlelerim vardı,
Tekerleme yaptım,
Yuvarladım hayata…


Dost bıraktı
Şans bıraktı
Avuçta dua..
Vız gelip,
Tırıs giden bıraktı!
Canda kan,
Kökte su bıraktı.
Kaydı toprak ayaklarımdan;
Sanırsın ecel,
“Gök” (de) tanrı
Dilde ses,
Dudakta sus bıraktı!
Bi sen,
Sen
Bırakmadın!






18 Mayıs 2014

başka bi zaman



yazsam yazılmıyor, yazmasam saat 5..


böyle ansızın gelen 
sabaha da aşk olsun!





13 Mayıs 2014

küçük zamanlar...


Şimdi bi çağrışımla çocukluğuma gittim..
Ben; anne ve babasının dede ve ninelerini görme şansına erişmiş nadir çocuklardanım..bir çok tanıdığım daha kendi anneannesi ve dedesini görememiş ve tanıyamamışken…
Bazen küçük sahneler, belli belirsiz…bazılarıyla  da gayet net hatıralarım var…
Annemin baba dedesi yaş itibariyle de güçlükle hatırladığım bir adam. K. Ağa derlerdi kendisine, kalın camlı gözlükleri vardı, zayıfca bir adam…onu pirinç yatağında otururken hatırlıyorum, sanırım hastalık zamanlarıydı..Sevmek isterdi, yanına yaklaşmazdım, “çocukların kırılan kol ve bacaklarını takarken (Kırıkçılık da yapardı hayır için), çok canlarını yakıp bağırttığı için korkuyordun sanırım” derdi annem, oysa ben uzun sakalından korkardım, kimse bilmezdi.
K.Ağa’nın karısı ise (annemin babaannesi), yanında ençok zaman geçirdiğim, anılarımın çok olduğu bir kadındı. Çok severdim, köyde geniş ailenin kadınları arasında buyurgan ve sözü geçen bir kadındı.. Upuzun beyaz saçlarını hiç kesmez hep iki melik yapar, çoğu kez de sepet örgü ve kurdeleyle başında toplar, üstüne yazmasını örterdi. Bana karşı, belki de uzakda olduğumuzdan ve az görebildiğinden, başka bir şefkati ve sevgisi vardı.. tatillerde yanında kalırdım, “ne anlıyorsun yaşlı kadından!” derdi annem, halbuki onla öyle güzel vakit geçirirdik ki …  çünkü çocuk gönlü yapmayı çok iyi bilirdi.. Köydeki evinin odasında, odanın içinde bir köşede mavi boyalı ahşap bir kabinle kapatılmış bir banyosu vardı…bana orası hep dünyanın en güzel banyosu jakuzi gibi bişey gelirdi…odanın duvarında, içinde her daim çocuklara vermek için bulundurduğu şekerleri sakladığı bir taka (niş) vardı.. şehre taşındıklarında eşi ölmüştü , ama artık odasında gittiğimde benle paylaştığı, baş ve ayak kısmı minik aynalarla süslü  pirinçten, 2 kat yün döşek serili dünyanın en rahat yatağı vardı…üstelik üstünde zıplamama da izin verirdi.. canımız hiç sıkılmazdı onunla, “nene hadi analı-kızlı yapalım”
-he çağam yapah…
(çağa:çocuk)
Üstelik yardım etmeme bile izin verirdi..
Ne olduğunu bilmeden yediğim tek nesne onun elinden çıkan mumbar dolmasıydı, sonradan öğrenince hayal kırıklığına uğramıştım..
Ne istesem, yapardık beraber, hiç kırmazdı..
Nenenin son oturduğu ev süper bi yerdi…merdiven başından makaralı bi sistemle, ipi çekince  aşağıdaki kapı açılıyordu…ne zaman zil çalsa ben koşup açıyordum, çükü o, çocukluğumda dünyanın en ilginç ve keyifli kapısıydı..
100 küsur yaşındaydı öldüğünde..ve ben çok üzülmüştüm…
            Annemin anneannesi ise tuhaf bi kahramandı benim için, onu 11 yaşlarında falan evlendirmişler hasta bir adamla ,mal bölünmesin diye.. adam ölünce bukez ölen adamın yaşlı amcasına vermişler , yine mal bölünmesin diye…bu yaşlı adam da ölünce bukez ölen adamın diğer bir yeğenine …yani annemin  anne-dedesine….
Kocadan yana yüzü gülmemiş bir kadındı  ama bir Bitlis içerdi (poçiksiz sigara derdi o) aklın durur…ucu ucuna yakardı, biri biter diğerini yetiştirirdi ağzına.. onu ziyarete gittiğimizde illaki bir karton sigara alırdık..evleri kerpiçten ve cumbalıydı… cumbada oturur, cigarasını tüttürür dışarıyı izlerdi derin derin…gacır gucur sesler çıkardı evin merdivenlerinde yürürken, düşeceğim, ev toprağa gömülecek, yıkılacak sanırdım…bu evlerin hepsinin tuvalet ve mutfağı avlusunda olurdu… bu nene biraz uzak bir köyde yaşardı, her zaman gidemezdik oraya.. hiç unutmam bir gece tutturdum(belki de erken bi saatti ama hava kararmıştı)
-neneeeee
-he nene heyran
-nene bana helva yap!
Gece vakti, mutfak avluda ve elektriği yok. Oraya karanlıkta elimizde gaz lambası, gacırdayan merdivenler ve koridorlardan ilerleyerek varmak öyle bi heyecandı ki benim için… gölgeler büyüyordu ya yerde, korkudan altıma etmek üzereydim ya dünyanın en maceralı seyahati gibi geliyordu bana o kadarcık yol…nene beni kırmamış o güzel un helvasını yapmış üstelik mor naylondan bir tabağa koyup, kaşıkla da üstüne desenler yapmıştı…helvadan çok naylon tabak ilgimi çekince, al götür senin olsun demişti, alıp eve götürünce de annem gülmekten ölmüştü hediyeme…
Bu nene bağdaki küçücük derme çatma elektriği olmayan eve gittiğimizde biz çocuklara öyle masallar anlatırdi ki …ballandıra ballandıra anlatır,  uzattıkça bizi meraka salar sonra da hadi bakalım geri kalanı da yarına der, sonraki gece devam ederdi…dinlediğim en güzel masalları o anlatmıştır..hep bir peri kızı olurdu illa ki mutlu sonla biten masallarında…
Bu kadıncığazın son eşi olan dede de yine kendinden önce vefat etmişti. Müezzindi, sert bir duruşu vardı, az konuşurdu.. Bana “gel seni vitirime koyalım derdi” ne demek olduğunu anlamıyordum hatta korkuyordum da nasıl biyer ora diye..meğer “vitrin” demekmiş o, ve oyuncak bebekleri vitrine koyarlardı süs olarak, bir de kimse dokunup kırıp,bozmasın diye…meğer öyle demek istiyormuş…keşke mümkün olsaydı diye düşündüm yaşım ilerledikçe..
İyi ki görüp tanımışım onları..Çocukluk ne güzel şeydi.. şimdi ise yaşanılan birçok şey anmaya dahi değmiyor..



(NOT: Her şeyi dille ve anlatmakla becerebileceğimi, değiştirebileceğimi sandım, o yüzden uzun cümleler yazmayı sevmedim hiç…fakat sabrımı yitirdiğimde, konuşmayı faydasız bulduğumda, kelamdan kaçıp, kaleme sarıldım hep…)



05 Mayıs 2014

ummak/ummamak


Yaşayıp görmüştü;
Böyle bir hayat istemiyordu kadın
Ama öyle bir hayat da istemiyordu!


(günden not:düşün işte;
yeşile karışan bi yağmur, allak bullaksın..
Sen hiç kelimesiz, darmadağınken,
çocuk duygularla..
kirlenir gibi ıslandın mı?
...
ve tanrı fısıldadı: herkes kendi hikayesinin kahramanı!)





22 Nisan 2014

biyerde bi yanlış var ama nerde...



(F.G. Mcgreger Photography)


Çocukluğuma dair hatırladığım güzelliklerden biri
Nerde bir kır, bir bahçe görsem koşup çiçeklerin renklerine, kokularına sarılmak dokunmak ister,
kucak dolusu toplar anneme taşırdım…

Aslında ben çocukken de sevecen, mutluluktan geberen, eğlenceli bir kız çocuğu değildim
Ve yaş, kişilik, fikir zamanla oturdukça
Görüp, yaşadıklarımın da etkisiyle
doğrularımdan hiç taviz veremeyeceğimi, esniyemiyeceğimi anladım! Ben buydum, başka bişeye dönüşmeyi de reddediyodu bünyem!

Özellikle son 5 yıldır insanlardan ve insanlıktan soğudum…
Bazen insanların olmadığı, alıp başımı gidebileceğim yerler düşledim..
Öyle ki kelimelerim bitti insanlara,
Sabrım bitti…
Saygım,
Sevgim bitti…



(NOT: masaüstümde yazılı duran: "Errızkü yetlibül abde maka yetlibühü ecelühü": "Rızk ecel gibi Cenabı Allah'ın abdini arar, nerede olsa bulur.")




11 Nisan 2014

iş olsun diye..

Bu lanet şehirde bi hasta olmaya gör, her şekilde 20 günde ancak iyileşiyorsun! Öksürürken azkalsın boğuluyordum bu sabah...
1 haftadır kağıt havlu rulosuyla geziyorum, yine de sigarayı verene şükürler olsun..
Bi de bahar gelmiş diyorlar,
Yalan!
Gelse bilmezmiyim!
5 km. den tanırım!
Tamurcuğa çiçeğe durmazmıyım
Yeşile pembeye boyanmazmıyım…


(NOT:
1-“Sıfatsız adamlar”ı sevmiyorum ben. İnsanın yüzünde arada bir gülümseme, bir merhamet zerresi olmalı ve eğer insan bunu tamamen içine gömüp, görünen  yüzüyle kamufle edebiliyorsa o insandan korkunuz(!) Bir de doğuştan “dondurulmuş nevaleler” vardır onları anmaya hiç değmez, genetik sorunları vardır illaki..“Sırıtkanlar” tayfası  ise, hani etrafa sürekli gülücük dağıtan “canım, cicim” ciler..onlar ekseri samimiyetsizliğin dibine vururlar zaten..
2- Erkeklere trafikte zulümden ve her türlü tacizden yanayım (okuyucular feminist olmadığımı bilirler)! Yeter kardeşim sohbetlerdeki aşağılama ve kadın sürücüler hakkındaki ön yargılarınızdan kurtulunuz! Yine de suçu ben bu adem oğullarında  bulmuyorum, bunları şımartıp, göğe çıkaran, egolarını şişiren anaları dahil kadıncıklarda buluyor, trafikte bolca küfrediyorum kendilerine..)





19 Mart 2014

öyle işte..



Hava güneşliydi, daha doğru dürüst kar yağmadan çiçeklenen dallara bakıp “iyi halt ettiniz!” dedim..ne lüzumsuz bir tezcanlılık böyle…
Az ilerde bir fırın vardı , insan ekmek almaya bu kadar heyecanla gider miydi! Neyse eşiştirme.. En sıcağından bir ekmek alıp çıktım…sonra tam da içimde sonsuz bir huzur yürüyorken bi baktım “O”, uzun zamandır rastlaşmıyorduk doğrusu merak da ediyordum kendilerini! Seninki yalınayak volta atar gibi bir oyana bi buyana yürüyor, arkasında 3-5 tane kedi onla birlikte hareket ediyordu..birden durup kaldırıma oturdu, kediler de etrafında dönmeye devam ettiler…beni görünce :
-heeyy! “Hani benim emaneti niye vermisin?” dedi.
Birden öylece şaşırıp kaldım. sonra…
- ??? ha? haaa… Selam !!!
deyip
Ben de yanına, kaldırıma oturdum..
-Sahi sen nerelisin? dedim.
-Kaynağından!
-yani?
-falanca … memleket!
-Hııı…Neyi meşhur sizin oraların?
-delisi akıllım! dedi…
Gülümsedik ikimiz de…
Sonra..ekmeği gözüyle işaret ederek,
-Nedir o kolunun altındaki, yoksa sen de mi modaya uydun !! dedi. (her halttan da haberi vardı!)
-Yo yo…değil!! Biliyormusun bu dünyanın en kıymetli, en güzel ekmeği..yiyelim mi beraber?
-madem öyle ver bakalım! dedi.
Ucundan bölüp biraz ona verdim, biraz kedilere doğradım, biraz da kendim aldım…
Yediğim en lezzetli ekmekdi, tutamadım ki gözyaşlarım öylece süzüldüler lokmalarıma…
O:
-du bakayım! deyip birden kemiklerimi kırarcasına sımsıkı sarıldı bana!
Sonra o kapkara elleriyle gözyaşlarımı silip, azarlar gibi
-Çok durdun! Hadi git sen! Gittt! ..dedi…
Ben de esip savurmaya başlamadan biran evvel kalkıp yanından ayrılayım istedim….


(NOT: “Hârâbat ehline hor bakma zâkir!

           Definelere mâlik  virâneler var!”)



06 Mart 2014

zaman...



Bilirmisin ciğere kara bir kan dolar,
Damla damla damla damla damla damla damla…
Düşün ki kocaman bir pıhtı
ve yeminden bir insan doğar..



02 Mart 2014

tebdil-i mekan..



   Sabahları Eskişehir Yolunda küfretme limitimi doldurup günlük trafik maceralarımı yaşadıktan, M.yazıcıoğlu cad. ışıklarında ard arda 2 Sabuha dinledikten sonra başlıyor gün …bomboş mekanda tanıdık tek şey,  beyaz açelyam ve beyaz porselen kedim.. …bakma sen bana ben zaten hiç bir mekanı sahiplenemedim…
   Manzarası çok iyi değil; karşıki ofiste mola verip balkona çıkan ve 2 köy satmışcasına sigarayı ciğerlerine çeken temizlikçi kadını ve hep aynı saatlerde sokaktan geçen Kızılderili adamı izlemek tek eğlencem …bi de arada mandıra arabası geçiyor…”bilmem ne Mandıra”…hep dalıp gittiğimde, vakitsizce geçiyor!
(Yok, öyle ıssız bi yer değil, benim gözlerim sadece bunları seçiyor...)
Bütün hayat hikayesini 2 güne sığdıran E30.. "abla  lisede yüzüne bakmadıklarımızın hepsi şimdi prenses olmuş" diyor, gülemiyorsun da…boş ver olum bunları sen sudoku çöz, ha bide bi bol köpüklü çek bakiim bana  diyorum…
sonra gelen giden falan filan…
ve gün bitiyor…

artık daha çok uyuyor daha az düşünüyorum…


(Not: Alzaymır riski sıradan birine göre 2-3 kat olan biri olarak şöyle bir yokladım kendimi, bigün herşey uçup gittiğinde en çok neyi unutmaktan korkarsın? ve hadi unuttun diyelim kim hatırlatacak sana!…)



19 Şubat 2014

KALAN...


3 yıldır Alzaymırdı…artık oğlunu ağabeyi, beni gördüğündeyse kızı yada  uzak bir akraba sanıyordu…son zamanlarda, kabloların tamamen koptuğu dönemde ise  adıyla seslendiğimde uzaklara kapıya bakıyor üstüne alınmıyordu..hep minik çocuklar yaşıyordu odasındaki halı desenlerinin üzerinde, yemek tabağının içinde… yahut birileri oturuyordu boş koltukta, sabaha kadar avazı çıktığı kadar bağırıyor anne ve babasına gelip kendini almaları için yalvarıyordu…hep gitmek istediği bir konak vardı çocukluğunun geçtiği ve kendini bekleyenler…90 yaşlarındaydı, son 3 aydır yatalak ve 35-40 kiloya düşmüştü…rahat, ehlikeyf  ve şaşalı bir hayat yaşamıştı…aklı başında olduğu müddetce acıttı, üzdü insanları.. belki iyi bir anne de olamadı, iyi bir eş, iyi bir kayınvalide, iyi bir nine de değildi…
Vasiyeti memleketine gömülmekti…götürüldü…yarın eşinin yanına gömülecek…ve sorulacak “nasıl bilirdiniz!”.  Acaba kaç insan hiç takılmadan iç huzuruyla “iyi bilirdik” diyebilecek…
Bende sevgiyle anacağım hatıraları olmasa da , her hediyeye gösterdiğim özenle saklayacaklarım var ona dair..
(Bana 15-18 yaşlarında hediye ettiği akik-gümüş kolye-yüzük, kaşkol, pembe fincan takımları ve sukabağı bebek…)
Ölümünü duyunca iki damla yaş geldi gözümden nedenini bilmediğim…

Ölmek..hiçbir zaman kötü bir fikir olmadı oysa benim için…
O ölümden hep çok korktu, ölümü ise organlarının artık tamamen işlevlerini yitirdiği noktada onun için kurtuluştu.

Bana “kahve tiryakiliğini miras bıraktı…
“kahve yemenden gelir, bülbül çimenden….” dizelerini..

Bizde küçük sevimli çocukları severken “nenen öle!” derler…
Lilinin “Büyü Nene” si babannem vefat etti bugün..
Nenem öldü!

Tanrı ona merhamet etsin…
Helvayı çok severdi, derdi ki “ ben ölende helvanın malzemesini çok koyun, fıstığı yağı çok olsun…” dediği gibi yapıp dağıtacağım.…
Bir de kahve gönderdim mezarına dökülsün diye…son ikramım…

İnsan bişeyin özeti…
Ölüm yakın ya da uzak ne fark eder …
İnsan bi amaç için yaratıldı ve bir amaç için yaşardı…
Onun da bir sebebi vardı elbet…üstüne düşeni yaşadı ve yaşattı…!
La faile illallah...

Yıllar önce söz vermiştim ben yaptıracak ve üstüne yazdıracaktım mezar taşının…
Sonra vaz geçtim belki o taşırdı ama ben taşıyamazdım o ağır taşın yükünü ;

“…Günün birinde ölüverdi. Biri onun için “geberdi” dedi. Biri “hortlasın” dedi. Biri “toprak nasıl kabul edecek?” dedi. Biri “kendi gitti, ruhu aramızdan ayrılmayacak” dedi. Biri,

“Ne kendi eyledi rahat
 Ne verdi gayre huzur,
 Yıkıldı gitti cihandan,
 Dayansın ehli kubur”

dedi.
Biri “bu kötü insanın çok iyi iki oğlu vardır, onların gönlü hoş olsun diye cenazesine gitmek isterdim.Ancak okadar kötüdür ki çocuklarının iyiliğini bile unutturuyor” dedi.
Biri de “Üzküru mevtaküm bilhayır” (ölülerinizi hayırla anınız) dedi. Buna karşılık olarak biri de “o bizim mevtamız değil ki hayırla analım!” dedi. (Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu- 8-Mart-1945)







17 Şubat 2014

benden bişey-4 (tanrıya..)


Daha dur bakalım;
Bir iki kitap çıkarmak lazımdı,
Hem sonra ırkçılıktan hüküm giymek.. 
Yer elması, karadut, sarı kiraz, vişne,
lavanta, kasımpatı yetiştirmek bahçemde..
Bakarsın memleketimden vekillik..
Kimbilir sonralarında buruşmuş dudaklarımda narçieği ruj bir dernek başkanlığı..
Ve bakmışsın bitmiş
canına tükürdüğüm hayat..

Nedir ki!



(Not:
* Bütün şehirler mi böylesi dardır
   yoksa Ankara mı zindan!

* karşısındaki çelimsiz kuru ağaca bakıp;  Elbet kış bitip, bahar gelecek  dedi kadın..fakat bu basit cümle niçin içinde hep sersem bir ümit taşımak zorundaydı!)








23 Ocak 2014

"Gönlüm ister gitmeyi cânâ bu mâtemhâneden / Korkarım ki gittiğim yer de olur ammâ garîb"(*) (II)


Ne tavşanın haddidir küsmek
ne de dağın,
tavşanı hor görmek..


Olum "VAR"mış!
bi tuhaf  oldu herşey sırayla..
Ağaçlar dile gelmiş sanırsın,
Kuşlar ezbere geçmiş,
Çiçekler şiir bellemiş,
soruyorlar hep bi ağızdan;
"Hey! Nasılsın?"
Diyorum:" Esselamu aleykum ve rahmetullah.."
 işin zorundayım;
Ölmek için çok geç
öldürmek içinse hayli olgun..

Kanla, canla
(ve bildiğin) başla
 yaşamaktayım vesselam...



((*)başlık için bkz. Abdülbaki Gölpınarlı- "Garib" Gazeli)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...