30 Mayıs 2014

NİYE!




Ben,
Kendime boğuluyorum;
Koştukça uzayan yolun
Çıplak ayaklı delisi…


Alakasız kelimelerden
Alakalı cümlelerim vardı,
Tekerleme yaptım,
Yuvarladım hayata…


Dost bıraktı
Şans bıraktı
Avuçta dua..
Vız gelip,
Tırıs giden bıraktı!
Canda kan,
Kökte su bıraktı.
Kaydı toprak ayaklarımdan;
Sanırsın ecel,
“Gök” (de) tanrı
Dilde ses,
Dudakta sus bıraktı!
Bi sen,
Sen
Bırakmadın!






18 Mayıs 2014

başka bi zaman



yazsam yazılmıyor, yazmasam saat 5..


böyle ansızın gelen 
sabaha da aşk olsun!





13 Mayıs 2014

küçük zamanlar...


Şimdi bi çağrışımla çocukluğuma gittim..
Ben; anne ve babasının dede ve ninelerini görme şansına erişmiş nadir çocuklardanım..bir çok tanıdığım daha kendi anneannesi ve dedesini görememiş ve tanıyamamışken…
Bazen küçük sahneler, belli belirsiz…bazılarıyla  da gayet net hatıralarım var…
Annemin baba dedesi yaş itibariyle de güçlükle hatırladığım bir adam. K. Ağa derlerdi kendisine, kalın camlı gözlükleri vardı, zayıfca bir adam…onu pirinç yatağında otururken hatırlıyorum, sanırım hastalık zamanlarıydı..Sevmek isterdi, yanına yaklaşmazdım, “çocukların kırılan kol ve bacaklarını takarken (Kırıkçılık da yapardı hayır için), çok canlarını yakıp bağırttığı için korkuyordun sanırım” derdi annem, oysa ben uzun sakalından korkardım, kimse bilmezdi.
K.Ağa’nın karısı ise (annemin babaannesi), yanında ençok zaman geçirdiğim, anılarımın çok olduğu bir kadındı. Çok severdim, köyde geniş ailenin kadınları arasında buyurgan ve sözü geçen bir kadındı.. Upuzun beyaz saçlarını hiç kesmez hep iki melik yapar, çoğu kez de sepet örgü ve kurdeleyle başında toplar, üstüne yazmasını örterdi. Bana karşı, belki de uzakda olduğumuzdan ve az görebildiğinden, başka bir şefkati ve sevgisi vardı.. tatillerde yanında kalırdım, “ne anlıyorsun yaşlı kadından!” derdi annem, halbuki onla öyle güzel vakit geçirirdik ki …  çünkü çocuk gönlü yapmayı çok iyi bilirdi.. Köydeki evinin odasında, odanın içinde bir köşede mavi boyalı ahşap bir kabinle kapatılmış bir banyosu vardı…bana orası hep dünyanın en güzel banyosu jakuzi gibi bişey gelirdi…odanın duvarında, içinde her daim çocuklara vermek için bulundurduğu şekerleri sakladığı bir taka (niş) vardı.. şehre taşındıklarında eşi ölmüştü , ama artık odasında gittiğimde benle paylaştığı, baş ve ayak kısmı minik aynalarla süslü  pirinçten, 2 kat yün döşek serili dünyanın en rahat yatağı vardı…üstelik üstünde zıplamama da izin verirdi.. canımız hiç sıkılmazdı onunla, “nene hadi analı-kızlı yapalım”
-he çağam yapah…
(çağa:çocuk)
Üstelik yardım etmeme bile izin verirdi..
Ne olduğunu bilmeden yediğim tek nesne onun elinden çıkan mumbar dolmasıydı, sonradan öğrenince hayal kırıklığına uğramıştım..
Ne istesem, yapardık beraber, hiç kırmazdı..
Nenenin son oturduğu ev süper bi yerdi…merdiven başından makaralı bi sistemle, ipi çekince  aşağıdaki kapı açılıyordu…ne zaman zil çalsa ben koşup açıyordum, çükü o, çocukluğumda dünyanın en ilginç ve keyifli kapısıydı..
100 küsur yaşındaydı öldüğünde..ve ben çok üzülmüştüm…
            Annemin anneannesi ise tuhaf bi kahramandı benim için, onu 11 yaşlarında falan evlendirmişler hasta bir adamla ,mal bölünmesin diye.. adam ölünce bukez ölen adamın yaşlı amcasına vermişler , yine mal bölünmesin diye…bu yaşlı adam da ölünce bukez ölen adamın diğer bir yeğenine …yani annemin  anne-dedesine….
Kocadan yana yüzü gülmemiş bir kadındı  ama bir Bitlis içerdi (poçiksiz sigara derdi o) aklın durur…ucu ucuna yakardı, biri biter diğerini yetiştirirdi ağzına.. onu ziyarete gittiğimizde illaki bir karton sigara alırdık..evleri kerpiçten ve cumbalıydı… cumbada oturur, cigarasını tüttürür dışarıyı izlerdi derin derin…gacır gucur sesler çıkardı evin merdivenlerinde yürürken, düşeceğim, ev toprağa gömülecek, yıkılacak sanırdım…bu evlerin hepsinin tuvalet ve mutfağı avlusunda olurdu… bu nene biraz uzak bir köyde yaşardı, her zaman gidemezdik oraya.. hiç unutmam bir gece tutturdum(belki de erken bi saatti ama hava kararmıştı)
-neneeeee
-he nene heyran
-nene bana helva yap!
Gece vakti, mutfak avluda ve elektriği yok. Oraya karanlıkta elimizde gaz lambası, gacırdayan merdivenler ve koridorlardan ilerleyerek varmak öyle bi heyecandı ki benim için… gölgeler büyüyordu ya yerde, korkudan altıma etmek üzereydim ya dünyanın en maceralı seyahati gibi geliyordu bana o kadarcık yol…nene beni kırmamış o güzel un helvasını yapmış üstelik mor naylondan bir tabağa koyup, kaşıkla da üstüne desenler yapmıştı…helvadan çok naylon tabak ilgimi çekince, al götür senin olsun demişti, alıp eve götürünce de annem gülmekten ölmüştü hediyeme…
Bu nene bağdaki küçücük derme çatma elektriği olmayan eve gittiğimizde biz çocuklara öyle masallar anlatırdi ki …ballandıra ballandıra anlatır,  uzattıkça bizi meraka salar sonra da hadi bakalım geri kalanı da yarına der, sonraki gece devam ederdi…dinlediğim en güzel masalları o anlatmıştır..hep bir peri kızı olurdu illa ki mutlu sonla biten masallarında…
Bu kadıncığazın son eşi olan dede de yine kendinden önce vefat etmişti. Müezzindi, sert bir duruşu vardı, az konuşurdu.. Bana “gel seni vitirime koyalım derdi” ne demek olduğunu anlamıyordum hatta korkuyordum da nasıl biyer ora diye..meğer “vitrin” demekmiş o, ve oyuncak bebekleri vitrine koyarlardı süs olarak, bir de kimse dokunup kırıp,bozmasın diye…meğer öyle demek istiyormuş…keşke mümkün olsaydı diye düşündüm yaşım ilerledikçe..
İyi ki görüp tanımışım onları..Çocukluk ne güzel şeydi.. şimdi ise yaşanılan birçok şey anmaya dahi değmiyor..



(NOT: Her şeyi dille ve anlatmakla becerebileceğimi, değiştirebileceğimi sandım, o yüzden uzun cümleler yazmayı sevmedim hiç…fakat sabrımı yitirdiğimde, konuşmayı faydasız bulduğumda, kelamdan kaçıp, kaleme sarıldım hep…)



05 Mayıs 2014

ummak/ummamak


Yaşayıp görmüştü;
Böyle bir hayat istemiyordu kadın
Ama öyle bir hayat da istemiyordu!


(günden not:düşün işte;
yeşile karışan bi yağmur, allak bullaksın..
Sen hiç kelimesiz, darmadağınken,
çocuk duygularla..
kirlenir gibi ıslandın mı?
...
ve tanrı fısıldadı: herkes kendi hikayesinin kahramanı!)





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...